Katibin gömdüğü harfler bir bir gün yüzüne çıkıyor, geleceği heceleyen Sybil’in yapraklarında uğursuz mırıltılar ve kehanetler… Soru, buğday mı nefes mi değildi. Soru, lir mi ruh mu idi. Çifte hakikatin çekirdeği buydu belki. Şair bir gölgenin yerine geçtiyse, sözler balmumundan bir tablete yazılıp arılara yedirilebilirdi. Olmadı. Bunun için Beys’ü bekleyecekti insanlık. Ion diyaloglarında bir sessizlik olmuş muydu? Şafağı sökerken dikiş tutturamayan şair aynada Virgil’in Troyalı kahramanı gibi gördüğünde kendini, sudaki kabarcıkların da bir alfabe olduğunu kimse bilmiyordu. Peki yirmi yedi bin dizenin babası kimdi? Uzun bir sessizlik; melek geçti! Yoksa babası bizatihi sessizlik miydi? Teşrih masasında hastası…