Romancıda hissettiğim kahince içgörüyü romanın kendisinde mi aramalıyım? Şu sıralar bana öyle geliyor ki, iyi roman kendini yazdırıyor. Düşünün, 1840’larda kırk yaşlarında hasta bir Rus, kapitalizme geçiş sancıları çeken “feodal” bir ülkede “kapitalist gerçekçiliğin” destanını yazabiliyor: Ölü Canlar. Yüz seksen yıl sonra,
Avrupa kapitalizminin kalbindeki bir bankada, roman kahramanımız Çiçikov’un ölü canlar satınalma projesinin “ölü banka hesaplarıyla oynama” tarzında ete kemiğe bürüneceğini Belinsky bile öngöremezdi. Ülkesinin en büyük edebi otoritesi sayılan bu saygın eleştirmene göre, Gogol, Ölü Canlar başlıklı matrak hikayesiyle "On dokuzuncu yüzyıl gerçekçi Rus romanını” başlatmıştı. Bu yargıyı artık genişletebiliriz: Gogol bu romanıyla Rusya’da feodal anlayıştan kapitalist zihniyete geçmeye çalışmanın da “en gerçekçi tarihini” yazdı.1 Tanpınar ondan yüz yıl sonra bile ne kadar uğraşsa bir Çiçikov kurgulayamadı; zira içinden çıktığı cemiyetin kumaşı Çiçikovluğa uygun değildi. Romanında Sırmakeş Nuri Efendi şöyle dursun, sar…
Tam metin abonelikle açılır
Yazının devamını okumak için abone olun.
Abone ol