Bundan on, on beş sene evvelinde hevesli bir yeniyetme edebiyat eleştirmeni namzediyken Batılı literatürü hatmediyor, edebiyat teorilerini, edebiyat eleştirisi üst başlığındaki eserleri tetkik edip çağdaş Türk edebiyatına dair bir okuma biçimi geliştirebileceğimi sanıyordum. Ne saflık! Bir Fransız’a göre biçilip dikilmiş bir kıyafetin
bir Türk’ün üzerine oturamayacağını, yenlerinin sıkıp paçalarının kısa geleceğini acı bir şekilde tecrübe etmiş oldum. Bir Sorunun Peşinde Bunun üzerine “Bizim bir edebiyat teorimiz var mı?” sorusunun peşine düşmeye karar verdiğimde okumalarım da değişti. Ray Livingston’un Geleneksel Edebiyat Teorisi, Gelenekselci ekolün perspektifinden bir teori denemesi ortaya koyuyor ancak özünde Coomaraswamy’nin ezeli hikmete dair düşüncelerini Batılı sanatçılar üzerinden okuyordu. Sonra Beşir Ayvazoğlu’nun Aşk Estetiği geldi. Kitabına Aşk Estetiği ismini vermesinin arkasındaki neden, İslam’ın tevhit prensibi ve yine tasavvufi boyuttan bakıldığında evrenin var oluş prensibi olan aşk ve o aşkın tezahürlerinin peşine düşmekti…
Tam metin abonelikle açılır
Yazının devamını okumak için abone olun.
Abone ol