Fotoğraf ve Kimlik

Fotoğraf ve Kimlik Katja Haustein, Kayıp Zamana Dair kitabının ilk bölümünde Proust’un ölmeden önceki durumunu anlatır. Proust’un hayatının son yıllarını yazarak geçirdiği 102 Boulevard Haussmann’daki yatak odasında iki masa olduğunu söyler. Masalardan biri yatağa yakındır, flakon ve defterlerle doludur. Diğer masa ise büyük evlerde çalışan koketlerin, düşeslerin, düklerin ve uşakların fotoğraflarıyla doludur. Fotoğrafların inzivaya çekilmiş yazar ile dış dünya arasında bir bağ kurduğunu Proust’un mektupkitleye yayılmaya başlar. Artık herkesin bir portre fotoğrafı vardır. Bu fotoğraflardan yola çıkılarak yazılan biyografik ve otobiyografik eserler çoğalır. O günlerin bir nevi sosyal medyası oluşmuştur diyebiliriz. Fotoğraf ve Hüzün Fotoğrafın, hafızanın yerini alacağı ve hatırlamaya yardımcı olacağı. hatta zamanla yazının yerini fotoğrafın alacağı düşüncesi 1900’lerin başında heyecan veriyordu. Anneler, kardeşler, sevgililer unutulmayacak deniyordu. Diğer yandan fotoğraf; savaşların, afetlerin, larından da anlarız. Proust’un iki masası bugünün iki sosyal medya platformu gibidir. 2000 sonrası öykü üzerine düşünürken Proust’un bu masası sık sık aklıma gelmişti. Sosyal medyanın 2000 sonrası hayatımızın her alanını etkilemesi gibi o yıllarda da fotoğrafın gelişimi edebiyat dahil her şeyi etkiler. Avrupa’da kendi portresini sadece zengin üst sınıf yaptırabiliyorken fotoğrafın yaygınlaşması ile orta sınıf kendi resmine kolaylıkla ulaşabilir hale gelir. Hatta kartvizit şeklindeki fotoğraflar elden ele gezmeye ve ucuz olduğu için geniş bir bombaların geride bıraktıklarını da kaydetti. Sadece sevileni değil, sevilmeyeni de hatırlatmaya devam etti. Melih Cevdet, arkadaşları ile çektirdikleri bir fotoğrafa bakarken “Ölümü hatırlatan ne var bu resimde, oysa hepimiz hayattayız.” der. Fotoğraf, yaşayanların bir zaman sonra öleceklerini hatırlattı. Ölmüş olanların bir zaman önce yaşamış olduklarını hatırlattığı gibi. Teşhir ve Onay Varlığını onaylatma ihtiyacı olmayanlar, dolayısı ile bir bakışa ihtiyacı olmayanların çocuklar, deliler ve ilkeller olduğunu okumuştum. Onlar yabancı biri kendilerine baktığında rahatsız olurlar. Bakışı reddederler. Yabancıyı reddederler. Kendi hayatını, kendini, olmasını istediği gibi veya olduğu gibi, bazen özenle çalışılmış verilerle bazen rastgele düzensiz şekilde sosyal medyada paylaşan pek çok insanın bir onaylanma arzusu içinde olduğu malumdur. Yabancıyı reddetmek yerine onu anne gibi görmek sorunu çözer. Anne ben buradayım demek ve bir iyileştirme beklemek. Kendinin en iyi halini sunmaya çalışmak ve onay beklemek. İşte buradayım, mükemmel bir biçimde burada, en sonunda ve en nihayetinde burada. Beni gör. Benimle iyi ol veya beni kendinle iyileştir. Diğerinin bakışı annenin bakışına dönüşür ve kendini teşhir etme düşüncesi ancak böyle kaybolur ortadan. Annenin karşısında sıfır, çıplak, saf olmak sorun değildir çünkü. Anne bakar ve“evet, bu sensin!” der. Bu varlığın onaylanmasıdır. Davranışların onaylanmasından daha öncelikli ve önemlidir bu. Geriye iyi veya kötü bir tanımlanma kalır. Tanımlamayı yapan da yabancı değildir artık. Flaş ve Nur Eskiden karanlık alanlarda fotoğraf çekilirken ortamı aydınlatması için magnezyum tozu kullanırlar. Bir avuç toz havaya saçılır ve ateşlenir, bu ani parlama ile ortam aydınlanır, fotoğrafı çekilen kişi görünür olur. Sosyal medyada ise havaya saçılan mahremiyet anları tutuşturularak görme sağlanır. Anlık flaşlar yerini spot lambalarına bırakır. Bu kadar aydınlık ve ışık sosyal medya hesaplarını ve tüm mahremiyet anlarını görünür kılar. Peki dönüp duran videoların, tıklanıp tüketilmiş resimlerin insana bir nitelik kazandırmadığı da görünür mü, onu görebilenin anne çocuk bağı kopar mı, bu kopuş büyük bir kırılma getireceği için mi görmezden gelinir? Nur’un tanımını yapanlar “Her şeyi, içi ve dışı aydınlatandır.” der. Ateşin her zerreye sirayet edip yakması gibi nur da her zerreyi aydınlatandır. Önü arkayı yani sebebi sonucu, çabayı sonucu, kötülüğün ve iyiliğin getirdiği sonucu, tüm bu sonuçlar için işlenen eylemleri ve niyetleri, yansıyanı ve kaybolanı, belirlenen ideali ve koşuşu, her şeyi fark ettirir. Işıksız bir aydınlanmadır bu. sona yaklaşıyor. Kendi sebep ve sonuçları ile… Gözlerimiz flaşlı yüzler, spotlu yüzler ve nurlu yüzler arasında dönüp dururken, zaman, elbette ışığa ihtiyaç duymadan kaydettiği tüm yüzleri mutlak bir sona taşıyor. Proust’un masası da ünlü yazarların sosyal medya hesapları da spotlar, havai fişekler, ledler de bodrum katları, mülteci çadırları, merdiven altları da ışığın söndüğü veya ışığın hiç olmadığı yerler de aynı sona yaklaşıyor. Kendi sebep ve sonuçları ile…