Orta mektebin ikinci sınıfına başladığım 1975 güzü. O solgun, sarı, serin sonbahar günlerini nasıl unuturum. Ömrümün en güzel altı yılını mahrumiyetleriyle mahkûm edecek, bir türlü uykuya doyamayacağım yatılılığın başladığı yoksun günler.
Meydan Camii’nin, kaldırımdan ancak yarım metre yükseklikteki geniş bahçe duvarının üstünde bir kitap sergisi. Belki ilk defa böyle bir sergiyle karşılaşıyorum. Dikkatle bakıyorum kitaplara. Kırmızı kapaklı bir kitabın önünde daha fazla duruyorum. Kapağın ortasındaki çerçeve içinde elinde sazıyla başında sarığıyla bir âşık figürü, üstte kitabın adı. “Bu bizim Ruhsatî” diye mırıldanıyorum. Kendine mahsus ezgisiyle ve alçacık sesiyle babamdan türkülerini dinlediğim, köyümüzün komşusu Deliktaşlı âşık. Kitabı biraz çekinerek ama heyecanla elime alıp enine boyuna bakıyorum, içini inceliyorum ve satın alıyorum.
Hem Şaşkınlık Hem Sevinç
Birkaç ay sonra eve götürdüğüm kitabın farkına vardığında babamın öfkeli şaşkınlığı ve gizli sevinci şimdiki gibi aklımda. Oğlunu Kur’an öğrensin diye imam hatip mektebine göndermiş, o elinde bir âşığın şiirleriyle gelmiş eve. Burası şaşkınlığı. Heceleyerek okuduğu kitapta şimdiye kadar dilinde dolaşan türkülerin, destanların yazılı olduğunu görmüş, bu da sevinci.
Ruhsatî, para verip aldığım ilk kitaptı. Ne zaman kitaplığımın rafında karşılaşsam açıp içinden bir şiir okuduğum ergenlik gözağrım. Fakat şimdi, aradan geçen kırk küsur yıldan sonra, o eski halaveti, o ilkgençlik coşkusunu koyduysan bul. Birkaçı hâlâ hafızamda dolanıp duran bu şiirleri bana sevdiren neydi? Çocukluğumda köy odalarında Ruhsatî’nin biraz efsaneleşmiş hayatına dair dinlediğim öykücükler mi? Oğlu Minhacî’nin evliliğindeki stratejik kusuru (kocasını tam yedi sene bekledikten sonra başka biriyle evlenmek üzere Minhacî’yi derdiyle başbaşa bırakarak çekip giden Ağgelin’e kızgınlığımız dinmezdi), başından geçen dört nikâh ve 23 çocuğuyla yaşadığı yoksul hayat, üç evladını küçük yaşta aynı gün toprağa verişi, canına tak ettiğinde otoriteye başkaldırışı, hapse girişi vb. gibi hikâyeler, âşığı elbette bizim gözümüzde büyütmüştü, ona ulu bir kişilik bağışlamıştı. Kimine göre yoksul bir dervişti Ruhsatî, kimince gönül kandilini bulamamış bedbaht bir âşık. Fakat onun şiirlerini bize yakın kılan, dahası sevdiren asıl saik başka şeylerdi galiba.
Her bir şiiriyle bir asırdan fazla zaman önce, yaşadığı yöredeki insanların ahvaline tercüman ve dertlerine bir çeşit derman olmasıydı. İsterseniz bir toprağın türküsü olmak deyin. Hepimiz için gam dükkânı açmıştı ve bizi sergisine çağırıyordu: “Buyursun dertliler gam dükkânına / Hangi çeşit isterlerse bende var” diyordu. Biz de O’nun sözlerinden deste deste derleyip insanı ve dünyayı anlamaya çalışıyor, hayata tutunuyorduk. Acılarımızı emliyorduk, coşkularımızı çoğaltıyorduk, öfkemize gem vuruyorduk, muhannete laf atıyorduk, densizi dermansız bırakıyorduk. Fakat asıl biz gençler, serimize varlı vakitsiz konuveren sevda kuşuna dil veriyorduk. Söz gelimi, “Gece gündüz düştüm aşkın virdine / Dayanamam hasretine derdine / Ey saba gidersen dostun yurduna / Yârin hasta deyi bir haber eyle” ya da “Esme seher yeli yârin yüzüne / Sürmeler çektirem ela gözüne / İnanıp da âdûların sözüne / Sardırmasın bellerini aman hey” mısralarıyla içimizde sıkışıp kalan sevda çıngılarını ah edip yele veriyorduk.
Keskin Bir Dili Var
Ruhsatî’nin şiirinde, gönlü bulanık, başı sevdalı bir âşığın dokunaklı duyguları yanında, gördüğü müşkülata sözüyle çare arayan, yanlışı düzeltmeye, kötüyü ıslah etmeye çalışan içtimaî bir hassasiyetle de karşılaşırız. Büyüklerin mescitte, mecliste biz gençlere nasihatinde hikmet pınarı olup söze karışan şiirleri de vardı. Bu tarafıyla bir toplum kılavuzudur âşık. Şirazeden çıkmışları, kötü gidişatı körükleyenleri, toplumun ayrık otlarını yani çekemezleri, yalancıları, kovucuları, tembelleri, kaypakları, cimrileri, korkakları, edepsizleri, nerede / ne zaman konuşacağını yahut susacağını bilmeyen kendini bir şey sanan gevezeleri yermekten çekinmeyen keskin bir dile de sahiptir.
Hâsılı, âşıkların şiir defterleri, o zamanki insanların müşkülatına küçük çareler sunan bir şifa bohçasıydı. Şimdi ne eski sevdalar kaldı, ne de başı dumanlı, sözü dermanlı âşıklar. Herkes her şeyi biliyor ve her bir şeyin farkında! Kim okur kim dinler artık yüce gönüllü Ruhsat’ların sözünü. O da bir zamanmış, deyip hayıflanıyorum. “Torpahlar başına vay deli gönül!”