Hikaye herkes için başka yerden başlıyor. Bir nirengi noktası bu varoluşsal bir dramdan bahsetmiyorum. Bahsettiğim bizzat hatıranın, vakıanın o ilk anı. Hafıza ile bilinç aynı şeye tekabül etmiyor. Bilinç altına attığımız nesneler, kokular, hisler, hadiseler ve kişiler topyekun hatıramızda. Bunun bilinç üstünde
olan kısmı belki canlı ama altında yatan kısmı da ölü değil. Farkında olmadığımız bir zaman diliminde, saliseden bile daha hızlı şekilde olduğu yerden yükselip bizi duygulara gark edebiliyor. Hatıra. Bazen bir elmanın kokusudur bizi yıllar öncesine götüren, bazen bulutun çizemeyeceğimiz bir kıvrımı. Bu kadar şeyi neden yazdım? Lafebeliği değil derdim. Tahirü’l Mevlevi’nin 1910-1951 arasındaki İstanbul yazılarından oluşan Bahar Kadar Taze Hayat Kadar Nazik isimli kitabının bir yerinde şöyle geçiyor: "Kapının arkasında kahverengi boyalı mustatil (dikdörtgen) bir tahta asılı idi. Bunun bir yüzüne yeşil boya ile 'geldi' öbür yüzüne 'gitti’ kelimeleri yazılmıştı. Buna 'geldi, gitti tahtası' derlerdi." Bazı yazarları…
Tam metin abonelikle açılır
Yazının devamını okumak için abone olun.
Abone ol